Aç küçük kız bir avuç taşla ekmek almaya çalıştı…

Hasan Usta, İstanbul’un eski mahallelerinden birinde otuz beş yıldır küçük bir fırın işletiyordu. Her sabah gün doğmadan kalkıyor, taş fırını yakıyor ve ekmekleri yıllar önce kaybettiği eşinin tarifleriyle hazırlıyordu.
Yağmurlu bir akşam, kapanmasına kısa bir süre kala kapı yavaşça açıldı.
İçeri yedi yaşlarında bir kız çocuğu girdi. Üzerindeki ince elbise eskimiş, ayakkabıları çamur içinde kalmıştı. Kapının yanında durup raflardaki sıcak ekmeklere baktı, ancak tezgâha yaklaşmaya cesaret edemedi.
— Aç mısın? diye sordu Hasan Usta.
Küçük kız sessizce yaklaştı ve avucunu açtı. Elinde yedi küçük taş vardı.
— Bunlarla biraz ekmek alabilir miyim?
Hasan Usta kızın solgun yüzüne baktı. Sonra taşları büyük bir ciddiyetle tek tek saydı.
— Elbette. Hatta ihtiyacından fazlasını getirmişsin.
Kızın önüne sıcak bir çorba, bir bardak süt ve büyük bir ekmek koydu.
Küçük kız şaşkınlıkla başını kaldırdı.
— Ama benim sadece yedi taşım var.
— Bunlar çok değerli taşlar. Bugün bir öğün yemeğe fazlasıyla yetiyorlar.
Kız önce yavaşça yemeye başladı. Sanki biri tabağını önünden alacakmış gibi sürekli çevresine bakıyordu. Birkaç dakika sonra açlığına yenildi ve çorbayı hızla bitirdi.
Adı Zeynep’ti. Annesi birkaç gündür hastaydı ve yataktan kalkamıyordu. Çalışamadığı için evdeki yiyecekler tükenmişti. Son ekmek parçasını o sabah paylaşmışlardı.
Zeynep taşları apartmanın avlusunda bulmuştu. Parlak ve güzel oldukları için birinin onları para yerine kabul edebileceğini düşünmüştü.
Hasan Usta bir kap daha çorba hazırladı. Yanına peynir, meyve ve iki ekmek ekledi.
— Bunları annene götür.
— Yarın size daha fazla taş getiririm, dedi Zeynep.
— Yarın bana bir resim getir. En güzel ödeme o olur.
Fırını kapattıktan sonra Hasan Usta, Zeynep’i evine kadar götürdü. Anne ve kız, eski bir binanın soğuk bodrum katında yaşıyordu.
Zeynep’in annesi Emine’nin ateşi çok yüksekti. Hastalandığı için temizlik işini kaybetmiş, kızını elinden alırlar korkusuyla kimseden yardım istememişti.
Hasan Usta hemen bir doktor çağırdı, ilaçları aldı ve günlerce onlara sıcak yemek taşıdı.
Bir süre sonra fırının önüne ahşap bir kutu yerleştirdi. Üzerine şu cümleyi yazdı:
“Elinden geleni bırak, ihtiyacın olanı al.”
Mahalle sakinleri kutuya yiyecek, kıyafet, defter ve temizlik malzemeleri koymaya başladı. Daha önce birbirlerinin sorunlarını görmezden gelen insanlar, yavaş yavaş yardımlaşmayı öğrendi.
Emine iyileştiğinde Hasan Usta ona fırında iş verdi. Başlangıçta mutfağı temizledi, daha sonra hamur yoğurmayı, börek yapmayı ve müşterilerle ilgilenmeyi öğrendi.
Zeynep ise okuldan sonra pencerenin yanındaki küçük masada ödevlerini yapıyordu. Önünde her zaman bir bardak süt ve sıcak bir çörek bulunuyordu.
Yıllar geçti.
Emine fırının ortağı oldu. Zeynep ise öğretmenlik okudu. Yoksul ailelerin çocuklarına yardım etmek istiyordu, çünkü aç olmanın ve kime sığınacağını bilememenin nasıl bir duygu olduğunu unutmamıştı.
Hasan Usta’nın emekli olduğu gün Zeynep ona küçük bir ahşap çerçeve verdi.
Camın altında, yıllar önce tezgâha bıraktığı yedi taş duruyordu.
Altında şu söz yazılıydı:
“Sunacak başka hiçbir şeyim yokken, siz bunların değerli olduğunu söylediniz.”
Hasan Usta gözyaşlarını saklayamadı.
O taşların bir parça ekmek alacak değeri bile yoktu.
Ama bir fırıncının, hasta bir annenin ve aç bir çocuğun gerçek bir aileye dönüşmesini sağlayacak kadar kıymetliydiler.

Понравилась статья? Поделиться с друзьями:
Добавить комментарий

;-) :| :x :twisted: :smile: :shock: :sad: :roll: :razz: :oops: :o :mrgreen: :lol: :idea: :grin: :evil: :cry: :cool: :arrow: :???: :?: :!: