Yaşlı fırıncı, çocuk kapıdan çıkmak üzereyken ekmek poşetini yakaladı.
“Yine mi çaldın?”
Altmış dört yaşındaki Antonio Bellini, yaklaşık kırk yıldır o küçük fırını işletiyordu.
Üzerinde kendisine büyük gelen eski bir mont bulunan zayıf çocuk kaçmaya çalışmadı.
“Benim için değil,” dedi.
Antonio kaşlarını çattı.
“Peki kimin için?”
“Eşiniz için.”
Fırıncı ekmek poşetini tezgâha bıraktı.
“Benim eşim yok.”
Çocuk cebinden köşesine mavi bir kırlangıç işlenmiş eski, beyaz bir mendil çıkardı.
“Hâlâ kızgın olduğunuzu söyledi.”
Antonio’nun eli havada kaldı.
O mendili tanıyordu.
Kırk iki yıl önce, henüz nişanlıyken eşi Rosa’ya hediye etmişti.
“Nerede o?” diye sordu titreyen sesiyle.
“Hastanede. Kocasının yaptığı ekmekten getirmemi istedi.”
Antonio tezgâha tutundu.
Rosa on sekiz yıl önce hayatından çıkmıştı.
Öldüğü için değil.
Antonio onu evden kovduğu için.
Bir kızları vardı: Giulia.
Giulia yirmi yaşındayken düzenli işi olmayan bir gence âşık olmuştu.
Antonio evlenmelerine karşı çıkmıştı.
Rosa kızını savunmuştu.
Tartışma korkunç bir hâl almıştı.
“Onun tarafını tutuyorsan sen de gidebilirsin!” diye bağırmıştı Antonio.
Rosa o akşam evi terk etmişti.
Antonio onun özür dilemek için geri dönmesini beklemişti.
Ama Rosa dönmemişti.
Yıllar boyunca Antonio birçok mektup yazmış, fakat hiçbirini göndermeye cesaret edememişti.
Giulia’nın başka bir şehre taşındığını öğrenmiş ve ikisinin de onu unutmak istediğine inanmıştı.
“Adın ne?” diye sordu çocuğa.
“Matteo.”
“Annenin adı?”
“Giulia.”
Antonio’nun dizlerinin bağı çözüldü.
“Sen… benim torunum musun?”
Matteo başını salladı.
“Büyükannem dünyanın en güzel ekmeğini sizin yaptığınızı söylüyor. Ama çok inatçı olduğunuzu da söylüyor.”
Antonio ağlamaya başladı.
Yıllar sonra ilk kez fırınını öğleden önce kapattı.
Sıcacık bir ekmek hazırlayıp Matteo’yla hastaneye gitti.
Rosa yatağında oturuyordu.
Solgundu ama gülümsüyordu.
Ağır bir zatürre nedeniyle hastaneye yatırılmış, sonunda iyileşmeye başlamıştı.
Antonio’yu kapıda görünce elini ağzına götürdü.
“Geldin.”
Antonio ekmeği komodinin üzerine bıraktı.
“On sekiz yıl, Rosa.”
“Biliyorum.”
“Neden beni hiç aramadın?”
Rosa üzgünce baktı.
“Sana mektup yazdım. Hiç cevap vermedin.”
Sonra gönderene geri dönmüş mektupları gösterdi.
Antonio, yıllarca fırının postalarıyla ilgilenen kardeşinin el yazısını tanıdı.
Anne babalarının mirası yüzünden kavga ettikten sonra kardeşi mektupları gizlemişti.
Ama Antonio, ayrılıklarının tek sorumlusunun kardeşi olmadığını biliyordu.
“Yine de seni aramalıydım,” dedi.
Rosa elini tuttu.
“Evet.”
Biraz sonra Giulia odaya girdi.
Antonio kızını on sekiz yıldır görmemişti.
“Baba,” diye fısıldadı Giulia.
Antonio ayağa kalktı.
“Yaptıklarımı unutmanı istemiyorum. Ama izin verirsen seni yeniden tanımak istiyorum.”
Giulia gözyaşlarına boğuldu.
Matteo yatağa yaklaştı.
“Büyükanne, o zaman ekmeği çalmış olmadım, değil mi?”
Rosa gülümsedi.
“Hayır, canım. Sen sadece büyükbabanı eve geri getirdin.”
Üç ay sonra Rosa iyileşmişti.
Antonio kızıyla ilişkisini yavaş yavaş yeniden kuruyordu.
Matteo her cumartesi fırına gelip ona yardım etmeye başlamıştı.
Bir gün Antonio, üzerinde kırlangıç bulunan eski mendili kasanın yanına astı.
Altına küçük bir yazı yerleştirdi:
“Her sabah yeniden ekmek yapılabilir. Ama kaybedilen yıllar geri getirilemez.”
O günden sonra fırına aç bir çocuk girdiğinde Antonio artık ilk olarak parası olup olmadığını sormuyordu.